17 Aralık 2010 Cuma

değişim, dönüşüm ana fikri


içsel sıkıntıların kendini en katmerli halde kendini belli ettiği 2.gün.

aslında yavaş yavaş "geliyorum ben" diyen bir durumu yok saymaya çalışmak ya da "zaten bu hep gelir sonra gider" demelerin en ortasındayken, gelmesini az çok beklediğim, beklemesem de geleceğini bildiğim durum, hal, hissiyat içindeyim şimdi.

siz ikinci günündeyim dediğime bakmayın zaten bir aydır sinsice beynimin , içimin, kalbimin ve hala varsa ruhumun bir yerine işleniyordu...

hatta bir arkadaşa okuldan çıkmış eve dönerken demiştim. "daha dur bu bir şey değil, daha neler yaşayacağım ben, daha ne hallerimi göreceksin..."

bir hastalığım var sanki ve belli zamanlarda atakları oluyor ya da krizleri. belli belli zamanlarda, gelmeden önce bedenimde bazı sıkıntılar çıkıyor ve en sonunda atak kendini en güçlüsünden gösteriyor.

neyse...
gelelim bu güne;
yapılması gerekenler yapılmadı.
gidilecek yere gidilmedi.
verilen söz tutulmadı.
planlanılan şey gerçek kılınmadı. yani anlayacağınız yerinde sayma eylemi tamamen yerinde donup kalmaya bıraktı kendini.

yolun ortasındayım demiştim ya, hani uzanmıştım. evet hala oradayım. uzanıyorum. üşüyorum da. kışı severim ama onun beni sevmediğini düşünüyorum burnum kızardıkca.neyse zaten sevmesine de gerek yok sanki değil mi?

birkaç gündür bir dostun bloguna bir şey yazmasını bekliyordum. zaten bu ara sadece birşeyler okuma, üzerine düşünme, içimdeki kendimle savaşan sesi başka kişilerin düşünceleriyle, cümleleriyle azaltmaya çalışıyorum. yazıyı bugün okudum.beynim o kadar yorgun o kadar garip bir kekremsi hal içindeki anlamadım hissettim kendimi , tekrar okudum. ikinci okuyuşta sarıp sarmaladı zaten... anlattığı bir hikaye idi ve kahramanı evreni düzeltme, değiştirme, sistemli çalışma, çabalama, düşünme üzerine başarılıydı. belki anlatılanlar şuan ki hal durumumdan farklı olsa da kahramanın sistemli çalışması, eksikliği fark edip üzerine düşünebilmesi, çalışması,isteyerek çabalaması bana , içimdeki savaşan kelimelere bir ! işareti yaptı."pişt dedi aslanım bak burada ne var?"


"değişimle kalınız" diyordu yazının sonunda.sanki "hey sen okuyucu, içindeki bir şeyleri düzene sokman için gereken kelimeyi arıyorsan işte burada" dercesine.hayatımın düzensizliği , kendimin sistemsizliği, gün geçtikce azalan isteklerimin, çoğalan ıssızlığımın, çöplüğe dönen hayatımın bir değişim, dönüşüm içine girmesinin gerekliliğine bir mum yakma durumu oldu sanki. ışık tuttu diyemiyorum çünkü şuan kocaman bir ışık hüzmesini kaldırabilecek gözlerim yok. mum iyidir.

kafka'yı bilirsiniz samsa'yı da bilirsiniz. garibim bir sabah nasılda böcek olarak uyanmıştı. bir böcek olmak, insan olamayıp insan gibi görünmekten de iğrenç midir? neyse bu başka bir yazının konusu...

samsayı düşündüm. garibimi, ailesini, odasında kalışını, böcek oluşunu, değişimini, evrimini, dönüşümünü...

sonra" ben neye dönüşeceğim?" dedim kendime. aslında istediğim kadın hangisiydi?her yolu bilmek ,her kadın çeşitinden biraz yudumlamak beni hangi kadın yapar acaba? nasıl biriyim ve aslında nasıl biriydim ve onu geçtim nasıl biri olacağım?

şimdi yolun ortasında uzandığım yerde bunu düşünüyorum. "değişmelisin" diyorum. biraz soluklan, dinlen. bırak ne varsa, ne önemi var ama kalktığında kafanda bir değişim rüzgarı olmalı. gene aynı ruhla, şekille, beyinle kalkıcaksan o yattığın yerden kalkma. birşey gelsin ezsin seni eğer yine aynı kalıcaksan. öl gitsin.

zamanı geri alamıyorsun nasılsa.saatle oynayamıyorsun resimdeki gibi. geçmişinde bir hata yaptın ki şimdi bu sıkıntıyı yaşıyorsun. bir yerde bir boşluk oldu ki, temeline kadar çöktün. gökdelenlerden tükürürüm derken gecekondu yıkıntıları arasında kaldın.
bir yerde bir sorun var ki ellerinde urganlar, birkaç toz istek arzu çabalama ...

beyin oyunları, depresyon sıkıntıları,gerginlikler, isteksizlikler, boşvermişlikler, içsel savaşlar içinde yorgun bir bedeni hak edecek ne yaptın?olduğun halden memnun değilsin ki gene geldi buldu seni ne varsa negatif olan.

değişmelisin.yolunu bulmalısın. kendini bilmelisin. bir böcek olarak değil ama bir insan olarak uyanabilmek dileğiyle.

dostun sözünü çalarak, içime sesleniyorum
değişime yakın ol!


değişimle kalınız...

16 Aralık 2010 Perşembe

yine bıraktım
























yol vardı bir tane, kendimce çizmiştim ya da çizikti ben adımlayarak daha da değerli kılmak etmek istedim onu, benim yolum olsun dedim.

hayat hep yol, her yer de yollar... yürü ya da yürüme sahiplen ya da tanıma ama var işte orada


yürüyecektim. ilk kez hırslanmıştım ,ilk kez istemiştim.

adam olma hayali, kendin olma çabası, işe yarama arzusu...

yolu tutmuştum. adımlarım başta o kadar sert, gerçek, sağlam...
bazı iklim şartlarını düşünmemiştim, düşündüklerim konusunda da hazırlığım tam değilmiş yoldayken anladım.
sonra ıslandım biraz, biraz gözyaşı biraz ani iklimsel olaylar.
yine de yürüdüm. tuttuğum yolun benim olduğuna inanarak, o yolun yolcusuyum ben diyerek, o yolun doğru olduğuna güvenerek ve daha çok o yol benim için diyerek

ama bazen olmuyor işte ya da insan olmadığını sanıyor...

hırsım ; yüzüm ve üzerim ıslandıkca azaldı. isteklerim konusunda kaygım ,şüphelerim olmaya başladı...
ellerime baktım, cebimde biriktirdiklerime
boşlukları adımlarla doldururum dedim. olmadı
ya ağır adım attığım için fazla vakit geçirdim hiç olmayacak yerinde yolun ya da yüküm ağır geldi ve ya zaten yol bana ani bir yokuş çıkardı, tırmanmak zor geldi...

birden elimdeki tuttuğum bir istek urganını saldım.
ellerimden kaydı. ama diyordum şu yokuşu çıkarsam gene ele geçiririm.
ama olmadı yokuş çıkıldı bir kaç eksikle ben gene yoldaydım. ama bıraktığım ipi unutmuşum şimdi anladım.

sonra gene yoldayım. kendime dert arama, gerekli gereksiz gerçek ya da yalan şeylerin ardına sığındım ne zaman düşsem ne zaman yolda geride kalsam ya da ne zaman yolun benim için uygun olmadığını düşünsem...


yaz oldu yapılacaklar listesinde olan herşey silindi bazı hayat oyunlar sebebiyle. yürüyüşümde duraklar oldu. ya da ben üşendim iki işi yapmaya

sonbahar geldi. iyi olucaktı. alışkındım yağmurlara , çamura . ama değilmiş gene yolda ayağım kaydı. düştüm, yoruldum ya da bıktım.

kış geldi kar kendini yavaş yavaş gösteriyor.
yolun bazılarına göre sonunda bazılarına göre ortasındayım. kimisi bu yolun bitimin aslında daha iyi bir yolun habercisi olduğunu söylüyor kimi bu yolları bırakmamı

sonra kendime bakıyorum yavaş adımlarla yürürken cebimden çıkardığım aynadan.
üzeri az tozlu, siliyorum. gördüğüm yüz ilk yola çıkarken ki hırslı istekli kız değil.

sonra tıyorum aynayı yere. kırılıyor, dağılıyor. eskiyen ayakkabımla üzerine basıyorum ayna parçalarının, sanıyorum ki korur beni ayakkabı. olmuyor.

kanıyorum.

kanayınca , canım acıyor. cebime elimi atıyorum. yolculuk sırasında kalmış son bezlere yara bantlarına ulaşmaya çalışıyorum. onları bulayım derken hırs , istek, çabalama kelimeleri de dökülüyor cebimden yolun ortasına. azcık kalmışlar...

ayakkabımı çıkarıp yaralarımı sarmaya çalışırken azcık kalan şeyleri toplayıp toplamamayı düşünüyorum.
sonra bir yanda aslında hala tuttuğum urganlardan birini daha bırakıyorum.

yani anlayacağınız yolun bilinmeyen bir yerindeyim. ve şimdi tam bu vakitte ben ne varsa yolculuğa çıkarken bırakıyorum
parmaklarımın arasına takılıyor bazı parçalar...
ben umursamazca
uzanıyorum yolun ortasına, bir elimde bırakmaya çalıştığım urganlar
bir yanımda cebimden ortaya saçılan istek, hırs,çabalama tozları...

ya yok olucak her şey ya yol bitecek ya da o yoldan bu kadar yürümüşken dönülecek...

14 Aralık 2010 Salı

cahil kalmalıydım

cehalet neydi,? cahil kalmak neyi tanımlardı?

bugün anladım ki cahil kalmalıyım ben. hiç bir şey bilmemeliyim aslında.
her tattığım şeyin lezzetini damağımdan beynime akıtıyorum. kodluyorum. yaşadığım her anın bir anlamı oluyor içimde. her anlam beynime kodlanıyor. ve sonra birden bir şarkı bir kitap bir şiir bir tat ne varsa beyinde, kalpte ortaya çıkarıyor. tüm o sakladığım geçmişteki kodlar şifrelerini çözüyor ve anımsıyorum dün gibi...
sonra rayışa geçiyorum. ademle havvadan kalma yarım kalmışlıklarım kendini gösteriyor. nefes alamıyorum. delleniyorum bildiğin,
beynimde düşünceler bana nanik yapıyor

ah içimde gene bir fırtına.
bir kitap okuyordum masumca bir yaklaşımdı benimkisi iki gündür.
sadece okuyor bazı yerlerde elimi ağzıma götürüyor nefes alamıyor gibi oluyordum

kitap bitti.
uzun zamandır okunması gereken bir şey okundu.
kapağı kapattım
kardeşime bakıp ki kardeşimindi kitap" bir daha bu kitabı okumamalıyım " dedim.

daha önce kendimce tattığını hissettiğim bir duygu anıların içinden , kalbimin tam ortasından, beynimin tüm kıvrımlarından fışkırdı.
kocaman bir eksiğin var dedi, senin kocaman bir eksiğin...

kulağımda birden "eksik bir şey mi var hayatımda" duyulmaya başladı o an. tesadüf, kader, hayatın cilvesi, hayatın ibneliği artık adı her ne ise o oldu. eksikliğin var dedikçe içim şarkı pc de dönmeye başladı.
gözümdeki yaşı sildim
gülümsedim
hayat en acımtrak ve klasik isyanımı yaparken beni gülümsetmişti yine

ha ne diyordum, cahillik...
keşke bir çok şeyi bilemeseydim. yaşanmamışlık dolu olsaydı içim.
o zaman bir şarkı bir kitap bir şiir bu kadar uyandırmazdı içimi. içim uyurdu bir masalın baş kahramanı olurdu. iyi olurdu sanki...


kendine dert arayan ben, buldum onu bugün. eksiğim bugün. eklikliğim var

anı biriktireyim derken çöp toplamak

bir teneke kutunun anısı ne olabilir ki?
nedir bir kağıt üzerinde duran yazıyı başka bir deftere kaydetmek yerine o kağıdı saklamanın sebebi?

yıllar öncesinden kalma bir alışkanlık bir hastalık bir eylem benimkisi, sebebi ne bilmiyorum ama bazen düşünmüyor da değilim. insanoğlu sebepsiz iş yapmaz diyorum ama bulamıyorum...

ortaokul dönemindeydi, bir küçük dolabım vardı odamda. içine ne varsa tıkıyordum bizimkilere göre. oysa o ilk alınan karıkatür dergisiydi, o ilk alınan blue jean , ilk poster falan filan...

cumhuriyet'in 75.yılında ankara'ya gitmiştim . meclisin önünde 1 saat bekletilince sıkılıp dilenci gibi önüme açtığım mendil, orada dostlarla ilk kez gidilen bir şehrin ilk kez gidilen bir mekanında içilen kola kutusu, müze bileti ... ve daha bir çok şey o günden mesela bir yerlere tıkılıydı uzun bir süre.

üniversite yıllarımda daha bir abarttım ben bu olayı. mesela erkek arkadaşımın aldığı çicekleri hiç atmıyordum yurtta oda çicek dolmuştu. yatağın kenarına koyuyordum önce. ağzıma böcekler gelmeye başladığı an onları atmanın zamanı geldiğini anlamış olsamda bir kaç tanesini kurutmaya çalışıp saklamıştım. hatta onları söylesem inanmaz geçen sene attım.

uzun uzadıya her sakladığım şeyi anlatmayayım. ama ortaokulda başlayan bu onun anısı var bunun ilk olma özelliği var derken evi bazılarına göre artık çöp olan şeylerle doldurmaya başladım. önceleri annem gizli gizli odayı temizlerdi. sonraları odayı paylaştığım kardeşim yapar oldu bu işi. anılarımı çöp diye toplar atarlardı. şimdi oda ikiye ayrıldı bir yanda derli toplu kardeşim bir yanda her şeye bir anı deyip toplayan ben.

ilkokulda kullandığım kalemler durur hala mesela küçücük kalmalarına rağmen
ne yapacaksın onları ? diye sor hiç. sadece anı işte onlar, saklıyorum. belki çocuğum olur ona gösteririm ne bilim...

ama geçen gün fark ettim ki ben bazen bu işi abartıyorum ve resmen çöp yığını içinde yaşıyorum. sonra bir tv haberi geliyor gözümün önüne. yalnız yaşayan bir kadının evinden gelen çöp kokuları...

acaba anı toplayayım derken çöp mü biriktiriyorum yoksa üşenmekten çöpleri atmaya kıyamayıp anı mı yapıyorum onlardan?

işte bu soru geldi sabaha karşı 5 gibi...

nedir benim biriktirdiğim beynimde, odamda, evimde, içimde?
çöp mü anı mı? yoksa olmayan şeylere değer verip anı mı kılmaya çalışıyorum onları?

ah sorular,
beynim bilmem kaç bilinmeyenli denklemlerle dolu ve ben matematikten anlamayan bir sözelci...

12 Aralık 2010 Pazar

takıldıklarımız...

facebook'un çoğu kez hiç bir işe yaramadığını düşünür ama yine de o sitenin içinde saf saf gezinen ve bir şekilde oraya ayak uydurmaya çalışan biri gibi olurum.

gereksiz gruplar, üç yüze yakın arkadaşlarla kocaman yalnızlığın durum bildirileri içinde bir yakın ya da uzak henüz bir sıfatı olmayan ve aslında yıllardır olamamış ama olsa ne güzel olurdu diyebildiğim bir insanın sevdiği bir fotoğraf sanatçısının resimleri altında yazdığı bir kaç cümle sayesinde HERMANN HESSE yi anımsadım. evet böyle bir üstad vardı ve ben ne zamamdır ona dair bir satır okumamıştım.

rastgele karşılaşmıştık onunla daha önce. bugün de yine rast gele ama biraz daha fazla yer edercesine hayatımın içinde...

paylaşmak istedim sizinle de;

"seven biri ne sevdiğine yalvarıp yakarır ne de ondan bir istekte bulunur. sevgi kendi içinde bir kesinliğe, bir olgunluğa ulaşacak gücü barındırabilmelidir. işte o zaman çekilmekten kurtulur, kendisine doğru çeker karşısındakini."

'her insan hayatı, o insanı kendine götüren bir yoldur; bir yol arayışıdır, bir patika izidir. hiçbir insan hiçbir zaman büsbütün kendisi olamamıştır; yine de herkes bu uğurda çabalar, kimisi dambur dumbur, kimisi ışıl ışıl, herkes nasıl bilip yaparsa. ''

''o gün uzun süredir ilk kez oturup ağladım. içerleyerek,kızarak gözyaşları akıttım bu insanlar için; yaşam ve sevgi için gözyaşları. ayrıca kendim için de daha bir sessiz, daha bir el altından gözyaşları akıttım, bir başka gezegende yaşar gibi bütün bu insanların arasında yaşayan, hayat denen şeye akıl erdiremeyen, sevgiye susamışlıktan ölen, ama sevgiden de korkmadan duramayan benim, kendim için.''

'..yaşam bir hesap sorunu değil, bir matematik formülü değildir, bir mucizedir.ömrüm boyunca da bu özelliğini yitirmemiştir.; her şey dönüp dolaşıp yeniden çıkmıştır karşıma, aynı sıkıntılar, aynı sevinçler, aynı ayartılar. her zaman başımı aynı taşlara vurmuşumdur, aynı devlerle savaşmış, aynı kelebeklerin peşinde koşmuşumdur, aynı konum ve durumlar tekrarlanmış, öyleyken karşımda hep yeni bir oyun bulmuşumdur, yine her zaman güzel., yine her zaman tehlikeli her zaman heyecan verici. binlerce kez taşkın davranışlarda bulundum, binlerce kez ölesiye yorgun düştüm, binlerce kez çocuk oldum, binlerce kez yaşlı ve serinkanlı ve hiçbiri uzun sürmedi, her şey dönüp dolaştı çıktı karşıma ama hiçbir zaman öncekinin aynısı değildi....'

" hayat her çağırdığında, yürek kimseye yakınmadan, yeni başlangıçlar için kendine cesaret verebilmelidir.....hafiflikle basamak basamak geçmeliyiz her yolu. hiç kimseye anayurt gibi bağlanmadan...haydi o zaman yüreğim, ayrılığa, yolculuğa hazırlan ve iyileştir artık kendini. "


"kimseye yakın durmuyorum, çünkü birini hayatına almak terk edilmeyi bekleyişin başlangıcı oluyor. bir kez kaçar uçurtman, sonra gökyüzüne küser insan.."

9 Aralık 2010 Perşembe

edip cansever

bu şiirleri biliyorsunuzdur mutlaka ama paylaşmadan edemedim... yakında üzerine konuşacağım kendimce


cemal'in iç konuşmaları/ı

bir şeyler çiziyorum buğulu cama -ben-
cemal'in ıslak sesi
kayıp gidiyor buğulu camda
-bir sabah yağmurunun en küçük tanımıysa
şu benim sesim-
çizip çizip siliyorum sesimi
birden odayla dışarısı birleşiyor
ve birleşir birleşmez
çıkarıp cebinden büyük aynasını gök
bir istasyonda yolcularını bekleyen
insanlar gibi hafifçe gülümsüyor
bana
elimi sallıyorum içimden
buruk içimden
belli belirsiz.
yaşlı bir çocuğum ben, çocukların en yaşlısı
ağzımda sakız tatlısının hiç eksilmeyen tadı
sevilince kendimi tadıyorum bir de
kendime dönüşüyorum
-ah içimin derin rengi
yoğun kokusu-
biraz önceydi
yalova'da bir oteldeyiz
çok büyük bir oteldeyiz -hepimiz-
çiçekler var -çok büyük- ağaçlar gibi
kırmızılar uzun, uçsuz bucaksız
sonra bir vapurun bayrağı
görmüştüm
annemin yakut yüzüğü
görmüştüm
ben herkesin oğluydum o zamanlar
kalabalıktık.
elimi buğulu camdan çektim
saçlarım doldu yüzüme
saçlarım neden böyle uzun -kimbilir-
sevmiyorum hiç
yalnız yapıyor beni
hem niye
herkesin özlemi benim özlemim değil ki

az konuşuyorum bu yüzden
tenhalarda duruyorum
sanki yaşamım benim
önce bir susuzluk vakti
-suyu musluktan içiyorum sık sık
kimseye göstermeden
böylece
hiç mi hiç bitmiyor içmem-
nisanın ıslak sesi
-kocaman bir gül haziran-
gelip gelip vuruyor
uzaktan bakıyorum
kış aylarına bakar gibi
kirli
çift kollu bir lambaya benziyorlar
seniha teyzemle annem
bezik oynuyorlar gene
masada rakı sürahisi -dilim dilim ve renkli-
tabakta solgun meyvalar
-sanki kimse birbirine bir şey demedi-
ve
suyu çekilmiş portakallar portakallar
-ne? ne zaman? şimdi unuttum
büyükannemin ölüm saati-
ester vazoya çiçekler yerleştiriyor
pembe sesiyle
-baharı yerleştiren bir tanrının elleri-
kokusunu duyuyorum uzaktan
hayır, kokusunu düşünüyorum
benim olmayan kokular..
insan kendi kokusunu bilir mi
bilmem
bilemez
ama annem ester'in
ester'se annemin kokusunu biliyordur
sanırım bazı kokular da duyulmaz, görülür
ben gördüm
işte şu karşıki bahçenin kokusu
toprakla güneş karışımı bir koku
ben gördüm
büyükannemin ölüm kokusu
gördüm ben
sonra annemi bir kokuda gördüm iyice
seniha teyzemi de
çok ağır bir kokudan gelmiş oluyor teyzem
muhassen'den döndüğü zaman
o evden
işaret parmağına benziyor bazı kokular
gösteriyor gösteriyor gösteriyor
demin yanından geçtim
bugün başka türlü kokuyor ester
dudağımı kanatan balık gibi değil
baharda kar yağar mı, öyle kokuyor
kapısını ilk kez açıp da
içeri giriliveren
yeni bir ev gibi kokuyor
bin türlü kokuyor bugün ester.

(çok geniş bir çayırda yürüyorum yürüyorum
ezilen otlar gibiyim
ezilen otlar gibiyim ayaklarımın altında
kendi ayaklarımın
nedense bu böyle hoşuma gidiyor.)


cemal'in iç konuşmaları/ıı

odamın penceresi yok -daha iyi-
kendime bakıyorum ben de
kendimden sarkmış kollarıma
kendimden damıtılmış gözlerime
-bakmıyorum, duyuyorum onları sadece-
böylesi iyi, çok iyi
kapıyı kilitledin -kapımı-
salonda gürültüler, ut sesleri
muhibbe gelmiş olacak burgaz'dan
birkaç kere gördüm
şişmandı çok, beyazdı
saçları mavi gibiydi -öyleydi-
maviler saçları gibiydi
açık denizlere benzerdi
ve yüzü
ibrişimlerle dolu
gizemli bir dikiş kutusuydu sanki
geçen yaz denize girdiğim günler..
anımsıyorum
ne vardı ortalıkta maviden başka
sadece bir martı -o da maviyle beslenen-
gördün mü demiştim kendi kendime
mavilik de çocukluk gibi
unutulmayacak hiç.
evet, muhibbe
parası bitince gelir bize
bir iki gün kalır gider
sabahtan akşama ut sesleri
rakı sofraları
yüzünde, göğsünde, ellerinde
dışa kaymış ibrişimler
ek: bir fayton sesinin sessizliği de
ölümü anımsatan bana
ölmüştü -büyükannemdi-
ölü yıkayıcılarını görmüştüm ilk defa
dudakları yemyeşil biri
-karıştırıyor muyum yoksa
bir sirk afişindeki adamla-
seslenmişti, anımsıyorum
hiç değilse pedikürlerini silin!
sonbahardı.
odamın penceresi yok -iyi ki yok-
konuşuyorum kendimle
cemal! herhangi bir mevsim anımsar mısın
yaz aylarının dışına kaymış
biraz
içinde sevgilerin soluk aldığı
anımsar mısın
ve yazlar yuvarlak mıdır cemal
oval mıdır
çizgi çizgi midir yoksa
herkes bir yerlere gider
bir yerlerden gelir de ondan mı
gelinciklerle tuzlu suyun sevişmesi miydi
ne dedin
sen öyle bir yere gittin de ondan
geçen yaz
sürdün dudaklarına gelincikleri, sürdün sürdün
iri bir ruj lekesine benzetinceye kadar

sonra da öptün kendini, öptün öptün
orası neresiydi, unuttun şimdi
adsızlığa çok yakışan bir yerdi.
akşamüstlerinin bir çıtırdısı vardı cemal
var mıydı
belli belirsiz -anımsar mısın-
bir atlıkarınca gibi dönüyordu deniz
gündoğusundan günbatımına
aynaya baktındı durup dururken
oteldeki büyük aynaya
gözbebeklerin kırmızıydı -bir an-
dönüyorlardı boyuna
çıkarıp attındı onları
denize attındı, anımsa
bir çift balık olup geri döndüler
ruhundaki külleri yaktılardı.
ut sesleri kesildi, iyi
uzaklarda bir fıstık çamı yarıldı ortasından
bir kuş ölüsü düştü -sanki-
bölündü sesler de
bir faytonun sessizliği de bölündü
dudaklarını açtın kapadın
çekilmiş ağlardaki balıklar gibi
birden gelinciklerle doldu dünyan.

insan iki kişi olmalı, değil mi
en azından iki kişi
sen yalnızsın
yalnızlığın her zamanki ikindisi.

(yürüyorum yürüyorum otlarımın üstünde
ezile ezile ben
bir şeyi ilk defa duymanın belirsizliğim
yavaşça ataraktan üstümden.)


cemal'in iç konuşmaları/ııı


ben mi konuşuyorum -cemal mi-
tanrının taşları mı konuşan
birbirine geçmiş sımsıkı
yollar boyunca uzayan uzayan.

kurtuluş'tan çok uzaklardayım
birbirimizden çok uzaklardayız
çok yakınız birbirimize -tekdüze günler-
ester parmaklarını geçirmiş kalbine
yeşim taşlı iğnesini yoklar gibi
-sıkıştırılmış bir sandviç sesi-
sürekli anneme bakıyor
annemse bir elinde rakı kadehi
ötekinde kâğıtlar
oyun kâğıtları
teyzeme bakıyor sürekli
teyzemse yaratılmakta olan bir anıya benziyor
bakışları anlamsız
gölgeli
kendine bakıyor olmalı
ne tuhaf, herkes bir yerlere bakıyor
hiç kımıldamadan
bir ışık parçası düşüyor annemin yüzüne
arada kovmak için elini sallıyor yalnız

-dalgınlık, başka değil-
neyi bitiriyoruz, neyi başlatıyoruz
neyi bekliyoruz, bilmem ki
kapı mı çalınıyor ne -gidip açıyorum-
kimse yok
peki
nasıl karşılanır yok olan bir şey
karşılıyorum
birlikte salona geçiyoruz.
oturuyoruz karşı karşıya
yok olan şeyle ikimiz
sarı koltuğa çöküyor o -her şey sarı zaten-
ben kahverengi koltuğa oturuyorum -her şey kahverengi-
kimse görmüyor bizi
göremezler ki
uçup uçup konuyoruz yerlerimize
bir konfeti demetinden kopmuş gibi
düşlerimizden .saçılmış gibi
iyi eğleniyoruz yok olan şeyle ikimiz
sigarasını yakıyor o
iyi, yaksın
bardağına cin koyuyorum
ağır ağır içiyor
her şeyin tersini taşıyor yüzü -sanki-
ve taşırıyor
-bir şair de olabilir, bir ermiş de-
yürüyor pencereye doğru
geri dönüyor
birden
çaydanlıktan ayaklarıma dökülen
kaynar suyun acısını geri getiriyorum
ve öperken dudağımı kanatan balığı
ve hemen unutuyorum
ben unutur unutmaz
gümüşle altın karışımı bir tramvay geçiyor caddeden
pırlanta kolyeler açıyor ağaçlarda
şehrayinler dönüyor katlarında beynimin
ışıklar ışıklar içinde atlıkarıncalar
anlıyorum
gezintiye çıkmış mutluluk o
o, yok olan şey
büyüyünce bulacak
büyüyünce sevecek beni
yeniden çalınıyor kapının zili
açıyorum
sık sık çalıyor
açıyorum açıyorum
bembeyaz bir alan oluyor mutluluk
bembeyaz bir kalabalık
gittikçe uzaklaşıyor annemle teyzem
iki tek nokta gibi
kalıncaya dek.

bağırıyorum bağırıyorum
beyaz çimenler, beyaz çimenler!
yok oluyor düş
yok oluyor sanrı.

ikaros'um ben
kimse artık beni görmüyor.

babe




Babe, don’t worry, babe
You know that I can love you more than this
No, oh please don’t go
This world is asking for a happy couple married
Married and then bored

You have never loved me like the way I do
It was summer, more than any truth
You have never called me just to hear my voice
Bloodiness and numbers burning in my mind
It is summer turn me into ice
Please don’t look at, look at me in the eyes
Oh please don’t look at me

My baby, your favorite baby is gone
Swim away from me, I have no time to call

Babe, I’m right here, babe
You know that I can’t hate you more than this
No, oh please don’t go
This world is asking for a happy couple married
Married and then bored

Sunny baby it's over let it go


deniz'im sayesinde tanım bu şarkıyı. ve o bilmiyor ki ilk tanıştırdığı günden beri dinliyorum. ve hatta kadın en diyor bilmeden acı çekiyorum.
acı cekmeyi sevdiğimi de iliştirmek istiyorum buraya. çünkü bu ara dövesi var beni acı cekiyorum dedikce

neyse şarkıyı dinleyin, seveceksiniz. sevin hatta ulen