11 Mart 2011 Cuma

gülen insanlar, gülenler, güldürdüklerim, güldürmeyi seçtiklerim...

gülmek nedir diye düşündüm bugün. neydi gülmek? ağzı iki yana uzayacak şekilde büyüterek açıp, içten gelen garip ama şen bir ses çıkararak anlam kazanan eylem miydi sadece ya da daha ötesi mi vardı.

eskinin türkçe sözlük 'lerinin yerini alanm ekşi , itü sözlük gibi sitelere göz attığımda hoşuma giden bir kaç tanım avrdı. önce onu paylaşasım var sonra ise neden gülmek nediri sorguladığıma gelicem, haberin ola.

itü sözlükte biri;
"yapılan bir araştırmaya göre insanların karakterini ele veren, duyguların dışa vurumudur.

maymunlarınkine benzeyen yüksek sesli ama kesik kesik gülüş: kendi şanslarına ya da başkalarının talihsizliğine gülerler. çoğu zaman başarısızlıktan korkarlar.

uluyanlar: kontrol edilemeyen, histerik gülüş, ilgi isteyen, bazen de hastalıklı kişiliğin belirtisidir.

at gibi horuldayanlar: ağızları kapalıyken, burun deliklerinden hava çıkararak kısa, yüksek sesli gülenler züppe bir kişiliğe sahiptirler. başarısızlık korkusu yaşarlar.

hafifçe ve alaycı gülenler: etrafındakilere sempati duymayan, hissiz, ham kişilerdir.

yüksek sesli, sıcak kahkahalar atanlar (gülerken göbekleri titrer): açık sözlü, güvenilir, sempatik ve sosyal insanlardır.

bıyık altından gülenler: içlerine kapanık görünüşlerine rağmen düşünceli ve iyidirler. bilmişlik taslayarak yanlış izlenim bırakabilirler.

kıkırdayanlar: kıkır kıkır gülenler flört etmeyi sever. etrafa sürekli cinsel mesaj vermekten hoşlanırlar. açık sözlü, güvenilir, sempatik ve sosyal insanlardır. " yazmış, demek ki kocaman sesli sesli gülen ben açık sözlü, güvenilir, sempatik mişim. düşününce sanki öyle ha

ekşi de ise;"gülmek mutlu olmakla nekadar örtüsür bilinmez ama anlik mutluluktur.bazen de bir tepkidir.cogu zamanda kendini asmak,kabugunu kirmak,basarmaktir.ne mutludur, en zor anlarda bile gülmeyi,gülebilmeyi basana..." demiş biri...

aziz nesin'de bir fikir beyan etmiş zamanında "gülmek, gülünen kişiye, yani gülünç olana bir toplumsal baskıdır. bizi güldüren şey, güldüğümüz kişide bulduğumuz eksikliklerdir. işte kişideki bu eksiklikler, o kişinin, toplumuna, sınıfına, çevresine uyarsızlıklarıdır...
gülmece yoluyla, gülünç olan üstüne toplumsal baskı kurulur. bu baskıyla gülünç olanla alay edilerek, onun kendisini istenilen doğrultuda düzelterek, uyarlanarak alaydan kurtulması istenir. gülmecenin dünyanın ilerlemesinde, elbette moral ilerlemesindeki işlevi budur."

neyse gerisini açıp okuruz zaten , biliyorsunuz
öze gelelim, asıl sebebimize.
güldürmeyi seviyorum biliyorsun, gülüyorum da seni güldürürken.
çevremdeki her insan gülsün, anlıkta olsa mutlu olsun eğlensin istiyorum

ama bugün bir şey anladım ki sanırım biraz yoruldum bu eylemden. yani hep diğerleri gülsüncülükten...

biriyle konuştum biraz önce, güldürmek için onu götüm çatladı, hatta kastırdım bolca saçmaladım
ama konusmanın sonundaki sessizlik canımı sıktı, sıkılan canım yorgunluğumuzu anımsattı.
insanların boş beleş gülüşmelerine artık sanki ihtiyaçım yok ha, aq gülmeyiversinler, güldürmeyeyim oldum bir an...

ben güldürmesemde birileri çıkıp güldürür nasılsa, hiç olmadı komedi filmleri, cem yılmazlar onlar bunlar var...

ben olmasamda olur.
peki beni asıl ne güldürüyor?
neye gülerim ben aslında, bunu insanları güldürmeye uğraşırken ki düşündüğüm kadar düşünüyor muyum? hayır !

bugün en azından bir kaç gün kimseyi güldürmemeyi hedefliyorum.
gülmeyelim, bakalım kaç kişi kalacağız

7 Mart 2011 Pazartesi

ah bu ben, ne yapmalıyım seni?

kendi kendime kafamı, ruhumu karıştırıyorum. oysa ki yapmayacaktım bunu, öyle karar almıştım ve uyguluyordum da başarılı bir şekilde.

ah benim insanları düşünen, ağlama duvarı olmaktan sıkıldım deyip ağlayana omuz olan tarafım,
ah benim yalnızım diyene sarılan kollarım,
ah benim kendince günah olduğunu bildiğim şeylere sırf birileri mutlu olsun diye ayak uyduran yanlarım,
ah benim aslında delice sevilmek isteyen kalbim,
ah benim olmayacağını bile bile amin dediğim dualarım,
ah benim bir umut belki olur diye bile içimden geçirmeden daldığım meseleler, olmayacağını bile bile adım atışlarım,
ah benim asla benim olmayacak adamlara tutunan ellerim, yüreğim,
ah benim hayal edip isteyen, planlar yapan, rüyalandıran beynim,
ah benim kanmayı, kandırmayı seven, sevdiren insanlığım
ah benim günahım, sevabım, isteğim, arzum,
ah benim bastırdıklarım, bastıramadıklarım, gizleyip saklayıp bazen olmadık zamanlarda olmadık kişilere yansıttıklarım,
ah benim bedenim , bir türlü sevemediğim,
ah benim ruhum, ağzına sıçıp , arada kirletip sonra temizleyip yeniden yeniden yıprattığım


bak gene bir deliktesin, kendi kendine girdin.
durup dururken garip bir oyunun, kandırmaların içindeyim.
yok artık bu son kandırma derken gene başardım anlık, günlük kandırılmalara dalmayı.

bakalım ne zaman ayılacak ruhum, bu gereksiz kandırışa ne zaman son verecek?

26 Şubat 2011 Cumartesi

kırgınım saçılmış bir nar gibi...






Kırgınlık, kırılma ve kırılganlıklara dair aklımda bir şarkı, bir şiir ve bir metin ile doluyum bugün. nereden esti aklıma onu bilebilmiş değilim. üzerimde bir kırgınlık, kendime kırgınlığımı, insanlara karşı kırılganlıklarıma dair uyanışlarım var gibi...

bildiğimiz şeyler ama paylaşmalı, bir eflatun ölüm'de dediği gibi "kırgınım saçılmış bir nar gibi..."
ve resimde küçük kızın yanında yazan murathan mungan şiirindeki gibi "saldırgan diyorlar bana ,oysa kırılganım ben"

ve en son kırılganlar için yılmaz erdoğan'ın bir yazısını paylaşmak lazım tamda şimdi;

senin asıl adın kırılgan. alnında yazıyor... gözaltlarına işlenmiş hatta mor alfabesiyle hüznün...

sen... ağlamaya bahane istemeyen, her daim insan gibi hıçkırabilen... profesyonel incinen... kırılgan.

zor günler değil mi? kaba saba günler.. sen, sana söylenen cümlelerin her virgülünde bir nakış zarafeti ararken, sinir sistemi olan hiçbir canlıyı yemezken sen, ne zor günler değil mi?

sokaklar sana göre değil. bu konuşmalar hatta bu türkçe bile sana göre değil.

hiçbir cadde düzenlemesi sana göre yapılmamış. sen hesapta yoksun kırılgan! bütün hesaplar ortalama insan üzerine yapılmış. seçen, seçilen ve seçmen onlar... onlar bir yolda ağacı ya da yeşili şart koşmuyor. geçebilsinler yeter. ya da bir yemekte sanatsal bir şıklık aramıyorlar. doysunlar ye ten.. oysa sen öyle misin ya? sen önce en az on dakika izlemelisin şarabın kadehteki duruşunu! nasıl mu cizevi bir kırmızı olduğuna şaşarak ama şarabın -kırmızısın elbette- aşkın meyi olmasını uygun bularak...

kırmızı çünkü, daha ne olsun!

acının renkçesi!

oysa şarap deyince onların aklına sur dibindeki keşler geliyor. hoş sen bahsettikleri keşleri de, kendi yaşamsal alanlarında mutlu insanlar olarak görüyor sun. iğrenmiyorsun. herkes mutluluğun peşindeyse eğer, onlar bizden bin şişe daha yaklaştı mutlu sona diye düşünüyorsun. çünkü her şarap ehli biraz kırılgandır bunu biliyorsun.

ölüleri seviyorsun sonra... şiir yazmış yazmamış, kat yapmış yapmamış, bomba koymuş koymamış bütün ölüleri seviyorsun. ölülerden hınç alanları anlamı yorsun. nasıl oluyor da teröristler ölü olarak ele geçiriliyor anlamıyorsun. peki bu ölü olarak ele geçirilenler ne olarak gömülüyor! bir terörist öldükten sonra da terörist midir? bir ölü nasıl terör eylemi yapabiliyor?

insan öldüren ölüler mi var? korku filmi mi çeviriyorsunuz yoksa benim devletin artık reenkarnasyona mı inanıyor? bir idam cezasını kaç kez infaz edebileceği sanıyorsunuz ki? neden gencecik, çürümüş ölü bedenleri yanyana dizip dünya aleme gösteriyorsunuz? neden, en azından ölü genç kızların üstünü örtmüyorsunuz? onların çıplaklığı sizi utandırmıyor mu? neden? ölülerden ne istiyorsunuz? önce düşmanı vurup sonra mezarı başında böğüre böğüre ağlayan kahramanlar yaşamayacak mı bir daha? reenkarnasyon onlar için geçerli değil mi? ölüleri rahat bırakın. onlara saygılı davranın. onlar öldü. korkacak bir şey yok artık. bu kardeş talanında hepsi bizim bahçemizin çocukları değil mi?.. ölen, öldüren... madem ki bu öl meler öldürmeler bitmiyor, bari gelin ölülerimizi aynı saygıyla gömelim. matemimizde ortak olalım. ağıtlarımız kardeş değil mi artık yoksa? birbirimize taziye ye gidelim. ağlayıcı kadınları olalım anlı evlerimizin!

boşuna bağırıyorsun kırılgan, duymuyorlar. zaten biraz daha bağırırsan sana da terörist diyebilirler. oysa sen sinir sistemi olan hiçbir canlıyı yemiyorsun bile. farketmez, çünkü onlar o kadar çok bağırıyor ki kendi seslerinden başkasını duymaz olmuşlar.

senin asıl adın kırılgan. dudaklarının titrekliğin den belli. yanlış ülkenin hatta yanlış dünyanın zamansız gelmiş çocuğusun sen. öyle tuhafsın ki her ölüme ama her ölüme ağlıyorsun... zalimin de mazlumun da acı sonu seni aynı oranda üzüyor artık. hatırlıyorsun

hala çavuşeskunun cellatlarının karşısındaki çaresizliğini... ve tanrı kamerayı yarattı diyorsun kendi kendine. yaşasın artık istediğimiz kadar zavallılaşabilir ve bunu gizli veya apaçık kamerayla tesbit edebiliriz! çünkü artık her boydan her çeşit kameramız var. görme duyunuzu -ki en kolay kandırılandır- bütün da yularınızın önüne çıkarabiliriz artık! yaşasın, dünyamızı istediğimiz kadar iğrençleştirebiliriz! bir tabak popcorn eşliğinde infazları seyredebiliriz!

yanlış kameraya konuşuyorsun kırılgan, seni çekmiyorlar. dedim ya sen hesapta yoksun. bu televizyon haberleri, programlan senin için yapılmıyor. reyting hesaplarında sen yoksun. sen yaşamıyorsun kırılgan. bunların tümü onlar için yapılıyor. onların sevdiği program, onların sevdiği haber yapılıyor. bir haberi sevmek ya da sevmemek ne demektir sen anlamıyorsun ama, onlar anlıyor.

sevmek... sihirli kelimeyi kullandım galiba? duyunca yüzünden gri bir bulut geçti de... hangi yağmura gidiyor acaba� seni en çok kıran sözcük değil mi?

sevgi.. sevmek... birini, bir şeyi, bir yeri sevmek... vatanı sevmek mesela. bunu da çok anladığın söylenemez değil mi? yani eğer bu, istanbul dışında istanbulsuz yapamamaksa, boğaz�da bir balık-rakı akşamı nın hasretiyle kederden gebermekse mesela isveç�te, söyleyecek bir şey yok galiba, tam olarak böyle değil istedikleri. evet evet onlar istiyorlar... senin sevgini tartıyorlar. vatanı onlar gibi ve onların istediği kadar sevmen gerekiyor. aslında görülmez bir yazı yar sınır kapılarında yurdun. sevmek mecburidır! sevmeyen defolsun gitsin!

sen de bağırıp sevmenin mecburiyeti olur mu, mecburiyet diye bir sözcük kullanılır mı yürek mesailerinde? bu toprak parçasını sevilecek bir yer yapalım önce!. ve sonra kimsenin seni duymayacağı bir kuytuya saklanıp, belki de iki damla gözyaşı eşliğinde ve muhtemelen ikinci rakı dublesinden sonra -ki şarap aşkın içkisiyse rakı da hasretindir- sızılı bir cümle düşüyor ağzından yere:

ey benim üç tarafı hüzünlerle çevrili yurdum, umrunda mı bilmiyorum ama, seni seviyorum.

aslında sen iyi bir adama benziyorsun kırılgan. kimseye bir zararın yok en azından. ne acı değil mi, zararsız olmak iyi olmaya yetiyor. çünkü etrafta bir sürü yaşam zararlısı var ve tarım bakanlığı henüz bunlara karşı ciddi bir tedbir almış değil...

yani diyeceğim şu ki kırılgan, bu kadar takma kafana... hiçbir şeyi de üstüne alınma. çünkü dedim ya, sen hesapta yoksun: hiçbir şeyi seni düşünerek yapmıyorlar! ne televizyonları, ne gazeteleri, ne savaşları..

senin asıl adın kırılgan. alnında yazıyor!

23 Şubat 2011 Çarşamba

o mavilik derdi

beni uykudan uyandırır uyandırmaz
dünyanın bütün huyları yüzünde
ben bunlardan birini seviyorum en çok
sana bir nar kesip uzatıyor ya doğa
tutsam tanelerini
sevincin gözyaşları derdim buna.

bir süre bakışıyoruz karşılıklı
ben uykudan uyanır uyanmaz
benimle şiir gibidir bu
tam karşımda ama yazılmamış
durmadan bileniyor aklımda.

seni unutarak baktığımda bile
dünyanın her yerlerinden geçiyorsun
yayılıyorsun kalabalıklara
yalnız yayılmak mı
aşkın en büyüğü, en dayanılmazı demeli buna.

özlenirsin, alabildiğine varsın da
daha da var oluyorsun gün günden
olgun bir meyva gibi güleceksin zamanla
bir kadın da değilsin, bir kişi de değilsin
bir kuş olsa mavilik derdi buna.


edip cansever'i yad etmeden olmazdı bu akşam

19 Şubat 2011 Cumartesi

geri dönüşüm kutusu olurken bir yandan da tek kullanımlık güzin abla olmayı başarmak


























nedir bu geri dönüşüm kutusu ve ne alaka güzin abla? diyeceksiniz. demesenizde ben anlatayım. ne derler, "içimden çıksın"

kendimi tanımlamak için kelime, deyim, tanım cümlesi, sıfat seçmeye kalksam sanırım sadece iki tamlama yeterli olucak. birincisi" geri dönüşüm kutusu" diğeri "tek kullanımlık güzin abla".
güzin abla rahmetli oldu, kızı işi aldı eline, yazıyor köşesinde parayı götürüyor. bir de benim durumuma bakalım. bakalım nedir bu tek kullanımlık güzin abla ile demek istediğim ne?

nasıl becerdim nasıl ettim bilmiyorum belkide genetik, mahallenin gülşen ablasının kızı olarak daha ortaokulda başladım bu işe. ergen sıkıntıları dinleyen, yardım için çabalayan bir kız oldum. kendi ergen sorunlarımı ise kimseye anlatamadım. hatta sırf bu yüzden gülümseyen, eğlenen ama kendinden delice nefret edip kendini sevmeyen ve hatta kimse tarafından sevilmediğini düşünen biri oldum.
lisede bu işi abarttık , kol başkanlıkları, sınıf başkanlığı derken alt sınıflarla bile bir diyalogum oldu, tanımadığım insan yoktu ve özellikle kızlar dertleri olduğunda yanımda oluyorlardı.
üniversite de durumun devam etmediğini söylesek yalan olur. biraz anaç bir tavrım ve hatta bedenim var sanırım. devlet yurdunun 8 kişilik odasındaki hatunlar yetmiyor diğer odalardan kızlar gelip sohbet ediyor , sıkıntılarını bana anlatıyor bende hepsini yutup , emip onlardan yok ediyordum. hatta o daracık yatağa ben bile sığamazken annesini özleyen gelip bana sarılıp uyumak istiyordu o yatakta. bu da oldu, sırf onlar mutlu olsun diye izin verdim beraber uyuma eylemine... ama kimse sormuyordu mesela artık iyice sıyırıp saçımı kendi başıma keserken, derdin nedir senin diye...

sanal ortamlarda da bir çok kişiyle tanıştım, kadını adamı... benden yaşça küçük ya da büyük olanları. bir şekilde ortak paydada buluşup sohbet eder olduk ve hatta bazıları ile sanal alem üzerinden iletişimler yetmedi. telefon numaraları alınıp verildi. şimdilerde gecenin bir yarısı aranıp derdi anlatılan, yaşadığı iyi , güzel ya da can sıkıcı şeyler anlatılan insan oldum. ama kimse sormadı "niye sen nasılsın dediğimde aynı ya ye iç yat diyorsun? başka bir şey olmalı ya da böyle olmamalı ..." diye.

güzel bir şey tabi beni yaşadıklarını anlatmaya değer görmeleri. sürekli dert dinlemiyorum tabi, mesela şu kız şunu yaptı acaba sevgilisi var mı şöyle mi yapsam böyle mi konuşsam? yok şunu mu yapsak , böyle yapsak daha mı iyi olur falan filanlar...

aslında pek rahatsız da olmuyordum geçen akşama kadar.

insanlar arıyordu beni. sırf onlar istediklerinde ben karşılarında oluyordum.sırf onlar bir şey paylaşmak istediğinde beni arıyorlardı ve anlatıp rahatlayıp telefonu kapıyorlardı. hani itiraf com'a nick altına gizlenip yazarsınız ya yaptığınız en sapkın, en salakca, en uygunsuz ya da en güzel şeyleri. ve İÇİNİZDEN ÇIKAR ya bişiler. BOŞALTIRSINIZ ve RAHATLARSINIZ... ama yetmez işte bazen insan nick altına gizlemeden boşaltmak ister, kimi GÜNAH ÇIKARMAK kimi AYNAYA BAKAR GİBİ YÜZLEŞMEK KENDİSİYLE, kimi ANNE BEN KÖTÜ BİR ŞEY YAPTIM BUGÜN, AFFET BENİ kimi EVET SEVİYORUM AMA SÖYLEYEMİYORUM NAPSAM Kİ vb durumlar için bir telefon uzaklarındaki beni ararlar. arasınlar tabiki lafım yok şimdi bunu yazıyorum ama şi,mdi biri arasa gene açar efendim der dinler, konuşur , telefon kapanınca da hiç bir şey olmamış gibi devam ederim yaşamaya.

ama bazen sıkılıyorum ya da sıkılıyormuşum geçen akşam anladım. sürekli konuşmadığım, hayatı hakkında pek bir fikrim olmayan biri aradı.nasılsın iyimisinler geçtikten sonra yapmayı planladığımı bir şeyi ve heyecanını paylaştı benle. sonrada hadi görüşürüz dedi ve kapadı. elimde kapanan telefon dondum kaldım. çok isterdim biri şak diye bir tokat atsaydı da ağlasaydım.
ne bu şimdi dedim.nedir şimdi yani amaç neydi? sekreter miyim, kankasımıyım, ağlama duvarı, boşalma aracı, pandora kutusu mu? hani uzak doğu da bir inanç var böyle kayaların ortasında delikler olur ve insanlar gider bir sırlarını oraya söylerler. delikten içeri fısıldarlar. sanırım ben de öyleyim. insanlar buz gibi sokulup bana içindekileri fısıldayıp gidiyorlar. ama unuttukları bir şey var. bende yaşıyorum.belki onlarınkinden çok basit çok sade çok farklı ya da onlarınkinden çok anlamsız ama bunlar yaşamadığımı göstermez bende yaşıyorum ve bazen sırf boşalmak için kullanıldığım hissi canımı acıtıyor. TEK KULLANIMLIK ÜRÜNLER GİBİYİM . istediklerinde arıyor, duymak istediklerini duyuyor ya da gerek gördükleri önerileri alıp kapatıyorlar suratıma...



gelelim geri dönüşüm kutusuna.
insanların hayatlarında bir geri tuşu varsa eğer benim zamanında hayatıma giren kişiler ne zaman o tuşa bassalar akıllarına ilk ben geliyorum ya da o geri tuşu raporu geçmişten gelen insanı en çabuk kabul edip hayatına YENİDEN alıcak kişinin ben olduğunu söylüyor sanırım.

iki haftadır tanımadığım bir numarayı telefonda sürekli arıyor modunda görüp ilgilenmeyişime bir mesaj açıklık getirdi. oysaki tanıdığım biriydi ama geçmişte kalmış olmanın sıfatı vardı üzerinde. daha lisans 3 sınıftayken sanal alemlerde yalnızlığı paylaşma derdine düştüğümüz dönemlerde tanışıp bir insandı. sonra konuştuk, neden bunca zaman sonra aradığını merak ediyor insan ister istemez. geri tuşuna bastığında ilk aklına gelen benle YENİDEN DENEMEK istediğini söyledi. işteo an hayatım bir film gibi geçmese de bir çok sahne bir isim bir çok anı şak şak şak önümden geçti kimisi tokat misali vuruldu yüzüme. ve yuh dedim nedir bu yani. eski ürünleri getirin belki burada değerlendirilir mi yazıyordu kapımda. insanlara nasıl bir rahatlık veriyorum ki onlar yeniden geldiklerinde yeniden hayatımın içine girebileceklerini düşünebiliyorlar.
bak gene kendimdem nefret ettim.

nasıl bir insanım ki rahatlıkla çalabiliyorlar kapımı. "hahaha biz geldik, hani bir sevgi vardı ya zamanında aramızda. ben düşündüm taşındım, değiştim, şöyle etrafıma baktım, senin gibi yok geri döndüm, hadi başlayalım "

yazının özü, sözün kısası;sadece iki özelliğim var insanlar için. geri dönüp iki güzel söz duyabilip kendilerini kandırabilecekleri insan kalbi, tek kullanımlık güzin ablalık yapacak, ağlanılacak omuz, saç okşanacak el...

hatırlatmak isterim ki bende insanım ve artık eskisi kadar iyi olasım yok.

16 Şubat 2011 Çarşamba

?

susuyorum.
bilmiyorlar ki niye?
gülmelerimde mi azaldı ne?
bir simit bölüştüğüm zamanlar nerede?
bir filme ağlayıp bir şarkıyı mırıldandığım?

sorularım var, cevabı aslında belli.
cevabı çok bilindik.
cevabı kesin doğru.

ama korkularım var,
çokca şüphelerim.

inandıklarımla , yaşadıklarım,
inandırıldıklarımla, yaşamak istediklerim...

ah, çok mu karışık?
peki dönelim sorulara,
hani içimde dolaşanlara.

neydim ben?
ne kadarıydı sunduğum size?
ne kadar sevdim ve ne kadar sevildim?
yitirdiğim inançta sizin sevmelerinizde var mıydı?

şimdiki gelişleriniz neredeki kadına?

ne o sustunuz?
susmaların arasına gizlediğiniz cevapları çıkarmamı ister misiniz ağzınızdan?
hani der ya yılmaz erdoğan; Almak ister misin dilini sokup aklıma
Sana ait olan herşeyi bir nefeste
Bir göz yumma anında
Bir soğuk telefon konuşmasında
Geri alabilir misin ?
Seni benden geri alabilir misin?
Kovabilir misin beni senden?

ne o bilir miydiniz bu şiiri?
kaç şiir yazdırdınız bana?
peki kaç şaire yakın acılar çektirdiğiniz kendinize ya da bana?

edebi dillere gerek yok muydu?
argo muydu lisanımız yoksa?
hani aşk vardı ve tatlı dil yılanı deliğinden çıkarırdı?

yok mu lisanınız?
lal mı olmalıyız?
ne diyorduk başında,
susuyorum,
bilmiyorlar ki niye?

işte bu anlamsız bakışlarınızın sayesinde...

gelmedi

gelicem dedi gelmedi,
zaten geleceği vakti kesin dememişti.
bizimkisi bir umut,
bir sonraki saatlere bıraktım kavuşmaları.
ama o 24 saatin hiç birinde, geleceğim dediği yere gelmedi.